meblogo_2.jpg
 

Twitter

Nihan Dilan CANTÜRK

Nihan Dilan CANTÜRK
BENİM TRABZON'UM
 
Diğer Yazıları

Muhammet Enes TOPALOĞLU

Muhammet Enes TOPALOĞLU
Tarih, Unutulunca Tekerrür Eder; Unutmamak İçin Okumak
 
Diğer Yazıları

Gönül Nur DEMET

Gönül Nur DEMET
UYKUSUZ
 
Diğer Yazıları

Hilal GÜNGÖR

Hilal GÜNGÖR
İLKBAHAR BİR BAŞKADIR
 
Diğer Yazıları

Bilim Kampımızı Destekleyenler

TRABZON VALİLİĞİ

TRABZON BELEDİYESİ 

İL MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ 

AKÇAABAT KAYMAKAMLIĞI

AKÇAABAT MİLLİ EĞİTİM MÜDÜRLÜĞÜ

TRABZON TİCARET ve SANAYİ ODASI

KARAYOLLARI BÖLGE MÜDÜRLÜĞÜ 

TRABZON DEFTERDARLIĞI

 

 

 

 

 

 

 merve_salci

 

Ulusal ve Uluslararası Yarışmalarda

Ödül alan Resimler TIKLAYIN

ANASAYFA arrow REHBERLİK arrow Tarih, Unutulunca Tekerrür Eder; Unutmamak İçin Okumak
Tarih, Unutulunca Tekerrür Eder; Unutmamak İçin Okumak Yazdır E-posta

 

Şairler, topluma hizmet eden, etkili hitap edebilen, fikirleriyle toplumları etkileyen, bunun yanı sıra sanata da katkısı olan insanlardır. Edebiyatla uğraşan bir kimsenin de genellikle şiirle arası vardır. Ve bu kişilerin tanınmış şairler hakkında bilgileri vardır. Mehmet Akif de bu şairlerden biridir. Belki de birincisidir. Milli Şairimizin bilinmesinde fikirlerinden ve şiirde zirve oluşundan ziyade Milli Marşımızın şairi oluşu etkilidir. Ama günümüzde –çevremi dikkate alarak söyleyebilirim- Akif’in bilinen yönü de artık Milli Marşımızdan ibarettir desek yeridir diye düşünüyorum. Bu nedenle hem Akif hakkındaki kendi eksikliğimi bir nebze olsun gidermek hem de yaşıtlarımın dikkatini yeniden Akif’e çekmek için Trabzon Bilim ve Sanat Merkezi’nde ÖYG programında böyle bir çalışmanın uygun olacağını düşündüm. Ayrıca bu yılın Mehmet Akif Ersoy yılı olması da çalışmamız açısından isabetli oldu.

 

Günümüzde M. Akif’in önündeki en büyük engel dilinin anlaşılmaz olduğu yönündeki önyargıdır. Bir diğeri de M. Akif’i, şiirini ve düşünce dünyasını tanımadığı halde tanıyor olma zannıdır. Onunla ilgili bilgilerini yeterli görme düşüncesidir.

M. Akif’in “İstiklal Marşı” ve “Çanakkale Şehitlerine” adlı şiirlerden başka okuyup incelediğim şiirleri şunlardır:

 

1.      Küfe  

2.      Meyhane

3.      Hasta 

4.      Mahalle Kahvesi

5.      Hasır  

6.      Bir zamanlar biz millet hem de nasıl milletmişiz  

7.      Berlin hatıraları 

8.      Asım

 

İncelediğim bu şiirlerden yola çıkarak Mehmet Akif Ersoy ve eserleri hakkında şunları söylenebilirim:

Mehmet Akif Ersoy denince aklımıza hemen “İstiklal Marşı” ve “Çanakkale Şehitlerine” adlı şiirleri gelir. Gerçekten de toplumumuzda bu iki şiirin adını bilmeyen yok gibidir. Ve Mehmet Akif’ten söz açılınca engin bilgilerimizi(!) konuştururuz. Oysa yaptığım şu kısa çalışmanın sonucunda ben de dâhil birçok kişinin M.Akif’i, fikirlerini, şiirlerini bilmeden sevmekte, bu konuda çevremize anlamadan görüş bildirmekte olduğumuzu anladım. Ben çalışmam için belirlediğim bu sekiz şiirini okuduktan sonra daha önceden tanıdığım Akif’ten çok daha farklı bir şairle karşı karşıya kaldığımı belirtmeliyim. Eğer Safahat’ı tamamen bitirirsem bunun düşünce dünyama, kelime dağarcığıma, Türkçe’yi etkili ve düzgün kullanma kabiliyetime çok daha fazla katkı sağlayacağına inanıyorum.

İnsan bir şairi tanıdığı zaman şairden insana bazı şeyler akmalı; kişi konuşmasında şairden ve fikirlerinden faydalanmasını bilmeli. Bugün adı bu kadar çok anılan bir insanın şiirlerinin sadece adlarını bile sayacak olsak, bir elin parmaklarını geçeceğimizi düşünmüyorum. Bu durumda öyle bir millet haline gelmişiz ki milli şairimizi tanımaz olmuşuz derim ben. Bu konuda Akif’in şiirlerinin çok ağır bir dille yazıldığını ve anlaşılması zor olduğunu bahane edenler var. Bunun geçerli bir mazeret olmadığını gördüm ilk olarak.

Elbette anlamakta zorlanabileceğimiz yerler var, ama her türden eseri okurken sözlüğün başucu kitabımız olması gerektiğini unutmamalıyız. Akif’in şiir dili hakkında fikir edinmek için şu örneğe bir göz atmak yeterli.


İşiniz düştü mü tersaneye yahut denize,

Mutlaka, âdetimizdir koşarız İngiliz’e.

Bir yıkık köprü için Belçika’dan kalfa gelir,

Hekimin hazıkı bilmem nereden celp edilir.

Mesela bütçe hesabını yoktur çıkaran,

Hadi, maliyeye gelsin bakalım Mösyö Loran.

Hani tezgâhlarınız nerde, sanayi nerde?

Ya  Brüksel’de, ya Berlin’de, ya Manchester’de…

Bu cihetten, hani, hiç yılmasın, oğlum gözünüz;

Sade Garb’ın yalnız ilmine dönsün yüzünüz.

O çocuklarla beraber, gece gündüz didinin;

Giden üç yüz senelik ilmi sık elden edinin.

Fen diyarından sızan namütenahi pınarı,

Hem için, hem getirin yurda o nafi’ suları.(Asım’dan)


M.Akif’in okuduğum şiirlerindeki kelimelerin en fazla %10’u sözlüğe ihtiyaç duyuracak cinsten idi. Bazı şiirlerinde uzunca bir kısım farsça tamlamalar ve eski kelimelerle dolu olup, diğer kısmı bugün konuştuğumuz Türkçe olabiliyor(Bkz. Meyhane). Şiirleri konuşma diline yakın, canlı ve sürükleyici bir üslupla yazılmıştır.

Mehmet Akif’in şiirlerinde ele alınan konular sadece kişiyi ilgilendirmemektedir. Bunlar kişilerde görülmekle beraber, yaygınlığından ötürü sosyal problemler haline dönmüş, adeta kangren halini almış yaralardır. Mahalle Kahvesi adlı şiirin konusu bu türdendir.

Mahalle kahvesi, daha doğrusu kahve hayatı, kahvehane şarkın en büyük yarasıdır. Şair orada vakit geçirenleri anlayamamaktadır. Kahveler yol kesen haramiler gibi, insanları işlerinden etmektedir. Buradaki insanlar tavır, davranış ve görüntüleriyle toplumun yüz karasıdır. Şaire göre bu kahvehanelerin ahırdan tek farkı, yemlik bulunmuyor olmasıdır. Şair, şiirdeki kişileri ağır bir şekilde aşağılamakta ve eleştirmektedir.


Ne var şu kahvede bilmem ki sığmıyorsun eve?

Gelin de bir bakalım... Buyrun işte bir kahve:

 

Çamurlu bir kapı, üstünde bir değirmi delik;

Önünde tahta mı, toprak mı? Sorma, pis bir eşik.

 

Şu gördüğüm yer için her ne söylesem câiz;

Ahırla farkı: O yemliklidir, bu yemliksiz!.


Bu şiirde dış mekâna ait herhangi bir nesne yoktur. Mekân olarak şarkın en kanlı problemi olan kahve seçilmiştir. Ama dış mekânın bütün temsilcilerini kahvede toplamıştır. Şiirde, bahsedilen tipler sayesinde mahalleliyi ve mahallenin halini tahmin edebilmekteyiz.


Zemîni yüz sene evvel döşenme malta imiş..

"İmiş "le söylüyorum. Çünkü anlamak uzun iş,

O bir karış kirin altında hângi mâden var?

Tavan açık kuka renginde; sağlı sollu duvar,

 Maun cilâsına batmış tütünle nargileden;

Duman ocak gibi çıkmakta çünkü her lüleden.

Dikilmiş ortaya boynundan üstü az koyu al,

Vücûdu kapkara, leylek bacaklı bir mangal.

…       

Kenarda, peykelerin alt başında bir kirli

Tomar sürükleniyor, bir yatak ki besbelli:

Çekilmiş üstüne yağmurluğumsu bir pırtı,

Zavallının, güveden, liyme liyme hep sırtı.

Kurur bu örtünün üstünde yağlı bir mendil;

Ki "bir tependen inersem!" diyen hasır zenbil;

 …

Duvarda eski ocaklar kadar geniş bir oyuk,

İçinde camlı dolap var ya, raflarında ne yok!

Birinci katta sülük beslenen büyük kavanoz;

Onun yanında, kan almak için, beş on boynuz.

İkinci katta bütün kerpetenler, usturalar...

Demek ki kahveci hem diş tabîbi, hem perukâr!

 …

Çekerken etli kemiklerle ayrılıp çeneden,

Sonunda bir ipe, boy boy, onar onar, dizilen,

Şu kazma dişleri sen mahya belledinse, değil;

Birer mezâra işâret düşün ki, her kandil!


Şiirdeki şahısların büyük kısmı ismen tanıtılmamıştır. Adeta Akif, eleştirdiği yaşayış tarzını kuklalara giydirmiştir. Şiirdeki insanlar, ahlaki değerlerden tamamen yoksun, bir amaç uğruna yaşamayan, maişet derdi olmayan, görgü kurallarını bilmeyen, nezaketten uzak, üslupsuz, kaba, sorumsuz, hayatlarını sadece kahvede boş yere zaman öldürerek geçiren kişilerdir. Bu kişiler aynı zamanda çok bakımsızdır, üstüne başına hiç dikkat etmezler. Davranışları tiksinti uyandırır. Temizlikten yana nasipleri yoktur.

Şiirlerdeki yerli muhite ait dış mekânlar da iç mekândan farklı değildir. Şairin tespitlerine göre sokaklarımızın hali de içler acısıdır.


Bizim diyâra biraz kar düşünce zor kalkar.

Mahalle halkı nihâyet kalırsa pek muztar,

Lodos duâsına çıkmak gerek... denir, çıkılır:

Cenâb-ı Hak da lodos gönderir, fakat bıkılır.

Çamur yığınları peydâ olur ki mühliktir...

Aman don olsa... deriz... Şüphe yok, temizliktir,

Donun kırılması varmış, düşünme artık onu;

Yağar; erir, buz olur... Neyse, yaz değil mi sonu


Aile sorunları, tembellik, miskinlik, yaşanılan çevre ve mekânlara dair problemler, temizlik, iman ve inanç eksikliği, fakirlik, fen bilimleri, geçmişle günümüzün mukayesesi, geri kalış nedenlerimiz ve eğitim okuduğum şiirlerde ele alınan konulardan bazılarıdır. Bunlardan birisi de halkın sefalet içindeki yaşantısıdır.

Bir attarın azıcık gitmek istedim yanına,

Ki her zaman beni da´vet ederdi dükkânına.

Biraz müsâhabeden sonra söktü müşteriler:

-Ver ordan on paralık zencefil, çörek otu, biber.

Geçenki beş para borcumla on beş etmedi mi ?

-Silik bu yirmilik almam...

                                             -Uzatma gör işimi! (Hasır’dan)

 Halkın içinde bulunduğu hali manzum hikâye ve canlı tasvirlerle anlatmıştır. “Hasta” şiirindeki betimlemesi buna bir örnektir. Burada adeta bir ressamın tablosuyla karşı karşıya kalırız. Anlatımında mübalağa da göze batmaktadır:


“-Çağırın hastayı gelsin.

                                       -Kapının perdesini

Açarak girdi o esnâda düzeltip fesini,

Bir uzun boylu çocuk... Lâkin o bir levha idi!

Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam ebedî:

Rengi uçmuş yüzünün, gözleri çökmüş içeri;

Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş ileri.

O şakaklar göçerek cepheyi yandan sıkmış;

Fırlamış alnı, damarlar da beraber çıkmış!

Bet beniz kül gibi olmuş uçarak nûr-i şebâb;

O yanaklar iki solgun güle dönmüş, bîtâb!

O dudaklar morarıp kavlamış artık derisi;

Uzamış saç gibi kirpiklerinin her birisi!

Kafa bir yük kesilip boynuna, çökmüş bağrı;

İki değnek gibi yükselmiş omuzlar yukarı.”


M. Akif hem bu şiirinde hem de Hasır şiirinde ayrıca bu insanların çaresizliğini, yalnızlığını da gözler önüne sermektedir. Burada insanların içinde bulundukları durumu kabullenmiş olduklarını da görürüz. Sorunlar kangren halini almıştır. Tepki yoktur.


Epeyce fâsıladan sonra geldi başka biri:
-Genişçe bir hasırın var mı Neyse hem değeri,
Cenâze sarmak içindir, eziyyet etme sakın!
Mahallemizde beş aydır yatan o hasta kadın

Bugün, sabahleyin artık cihandan el çekmiş...
-Ne çâre! Kısmeti bir böyle günde ölmekmiş.

-Yanında kimse de yokmıış... Aman bırak neyse...
Ecel gelince ha olmuş, ha olmamış kimse!

Hücûm-i mihnet-i peyderpeyiyle dünyanın,
Hayâtı bir yığın âlâm olan zavallı kadın,

Hasırdan örtüsü dûşunda hufreden indi...
Enîn-i rûhu da artık müebbeden dindi. (Hasır’dan)


            Hasta şiirinde Ziraat mektebinde okuyan bir kimsesiz öğrencinin amansız bir hastalıkla mücadeleyi kaybetmesi anlatılmaktadır. Çocuğun hastalığının(verem) son aşamada olduğunu gören doktor, çocuğu ölüme terk etme kararını almak zorunda kalır. Zamanında fark edilmeyen hastalık çocuğun ölümüne sebep olmuştur.

“Götür İstanbul’a bir yerde bırak ki; Gurabâ,

 Kimsenin onlara aldırmadığı bir sırada  

Uzanıp ölmeye bir şilte bulurlar orada!”

 mısraları çaresizliğin ifadesidir.

 

Akif’in incelediğim şiirlerinden “Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz” adlı şiiri hariç diğerleri manzum hikâye şeklinde yazılmıştır. Şiirler yoğun betimlemeler barındırır ve beyitler şeklinde düzenlenmiştir. Akif, şiirlerinde anlattığı olaylardan yola çıkarak toplumda cehalet, sorumsuzluk, bencillik, menfaat, aile kurumundaki çözülmeler, manevi çöküntü, hurafecilik, tembelleşme, birinin sırtından geçinme gibi durumları eleştirmiş, çözüm yollarını da belirtmiştir. Hasır, Meyhane ve Bir Zamanlar Biz de Millet Hem Nasıl Milletmişiz şiirleri de bu eleştirilere güzel örnek teşkil ederler:


“Oğul, çabuk... Bana tîryak... Okunmuş olmalı ha!
Bizim çocuk, adı batsın, yılancık olmuş...
                                                                      -Ya
-Sübek kadar yüzü hütdağı kesildi!
                                                    -Vah vah vah!
-Hanım, geçer, nefes ettir...
                                          -Geçer mi İnşallah.”


-Efendi amca, sakız ver... Biraz da balmumu kes.
-Kızım, parayla olur ha! Peşinci bak herkes.

                                               ( Hasır’dan )

“Canım sıkıldı dün akşam, sokak sokak gezdim;

Sonunda bir yere saptım ki, önce bilmezdim.

Bitince bir sıra ev, sonra bir de vîrâne,

Dikildi karşıma bir han kılıklı meyhâne:

Basık tavanlı, karanlık sefil bir dükkân;

İçinde bir masa, yâhud civar tabutluktan

Sönük sönük yanıyor rafta isli bir lâmba,
Önünde bir küme: Fes, takke, hırka, salta, aba”

 “Kımıldanıp duruyorken, sefil bir sohbet,
Bu isli zulmete vermekte büsbütün vahşet:”

…                                           ( Meyhane’den )

 

“Kırkın aylıktan biraz, yâhud geciksin vermeyin;

Fodla çiy kalsın, ´pilâv bitmiş" deyin, göstermeyin,

Fes, külâh, kalpak, sarık vermiş bakarsın el ele;

Mi´delerden fışkırır tâ Arş´a aç bir velvele!

Göster, Allah’ım, bu millet kurtulur, tek mu’cize:

Bir "utanmak hissi" ver gâib hazînenden bize!”

…      (Bir Zamanlar Biz de Millet Hem Nasıl Milletmişiz’den)


Yukarıda görüldüğü gibi Akif’in şiirlerinde toplumun giyim kuşamına dair kıyafetlerle ilgili bazı terimlere de rastlarız. Bunlar toplumun bütün kesimlerini yansıtır.

Mehmet Akif şiirleri yer yer karşılıklı konuşmalardan meydana gelir, okuduğum şiirlerinin hemen hepsinde bu durum görülmektedir. Kuru bir anlatım yoktur, okuyucunun şiirin içinde yaşamasına izin verilir. Çok canlı ve çekici bir üslubu vardır. Konuşma üslubu kendini oldukça güçlü bir şekilde hissettirir.


“-Kuzum Dimitri, bu akşam biraz ziyâdece ver...
-Ziyade, anladık amma ya içtiğin şişeler?
-Çizersin...
                   -Öyle mi Lâkin silinmiyor çetele!
Bakın tavan tebeşirden görünmez oldu...
                                                              -Hele!
-Bizim peşin paramız... Almadın mı dün kuruşu
Ayol, tükendi mezen... Bari koy biraz turşu.
Arattı kendini ustan... Dinince dinlensin!
-Hasan be, sen de nasıl nazlı nazlı söylersin!
Nedir o türkü... Aman başka yok mu Hah, şöyle!
-Ömer, ne nazlanıyorsun Biraz da sen söyle.
-Nevâzil olmuşum Ahmed, bırak sesim yok hiç...
-Sesin mi yok? Açılır Şimdi: Bir imam suyu iç!”

“- Yarın ne iştesin Osman?

                                      - Ne işteyim... Burada!”


Akif’in meyhane adlı şiirinde anlattığı insanların işi gücü yoktur, yalnızca eğlenceyle, zaman israfıyla uğraşırlar. Bu kişiler son derece cahil ve kaba insanlardır. Temel ahlak ve davranış kurallarından bile haberleri yoktur. Tavır ve davranışlarının inançları ile tezat teşkil ettiği tüm açıklığı ile ortadadır:


- Dimitri çorbacı, doldur! Ne durmuşun orada?

- O kim gelen?

                    - Baba Arif.

                                   - Sakallı, gel bakalım...

Yanaş.

           - Selamünaleyküm.

                                      - Otur biraz çakalım...

- Dimitri, hey parasız geldi sanma, işte para!

- Ey anladık a kuzum...

                               - Sar be yoldaşım cıgara...

 - Aman bizim Baba Ârif susuz musuz içiyor!

- Onun bi dalgası olmak gerek: tünel geçiyor.”

“ - Moruk, kaçıncı kadeh? Şimdicik sızarsın ha!

- Sızarsa mis gibi yer, yetmemiş adam değil a.

Yavaş yavaş kafalar, kelleler kızışmıştı,

Ağız, burun hele sesler bütün karışmıştı; (Meyhane’den)


            Bu şiirde de Akif, meyhanedeki insanların dolaylı olarak manevi değerlerinden bi-haber olmalarından yakınmaktadır. Meyhanedeki insanların acınası hallerini konuşmalarından ve içinde bulundukları yapıdan faydalanarak anlatmış, parlak betimlemelerle meyhanelerin ve içindeki insanların gerçek yüzünü okura yansıtmıştır.  

Şairin rastladığı bir meyhanedeki insanların zaman öldürmesi, içmesi ve bunu bir maharet olarak yahut içkiyi yararlı bir şeymiş gibi ( Sesin mi yok? Açılır şimdi: bir imam suyu iç! ) görüyor olması; ardından meyhanedekilerden birinin hanımının gelip kocasından dert yanması, meyhanedekilerden yardım istemesine rağmen onların adama destek çıkmakla beraber, kadını aşağılaması, nihayet adamın kendini kaybedip karısını söve söve boşaması şiirde anlatılan olayların kısa özetidir.

Şair meyhaneyi parça parça tasvir eder, masaları, kadehleri, v.s. sırayla resimdeki yerlerine oturtur, ardından şahısları mekâna yerleştirir, konuşmalardan faydalanarak okura meyhanedekilerin rezil halini anlatır. Bunların arkasından bir de meyhanedekilerden birinin hanımını çağırarak bu kişilerin aile durumuna da değinir. Kadının ailesi kocası yüzünden mahvolmuştur, fakir kalmışlar ve kadının çalışmaları sonunda elde edilen para da kocası tarafından içki, kumar parası olarak harcanmıştır.

Olayın yaşandığı yer gayrimüslim birinin işlettiği eski püskü bir meyhanedir. Mekândaki konuşmalar, meyhanedeki insanların iğrenç hallerini anlatmak için kâfidir. Meyhanenin müdavimlerinin isimleri Ahmed, Mehmed gibi Türk isimleri iken mekânın sahibi ise Dimitri’dir.

Şiirde ana karakterler, uzun tartışmaları sebebiyle, kadın ve kocasıdır. Yan karakterler meyhanede bulunan insanlardır. Meyhanedekilerin bir kısmı, veresiye geçinmektedir.( Kuzum Dimitri, bu aksam biraz ziyâdece ver... ) Meyhanedekiler, şarkı söyleyerek, lakırdı yaparak zamanlarını öldürmektedir. Baba Arif bu meyhanenin müdavimlerindendir. Hüseyin ağa, vakit geç olduğu için kadına meyhaneye gelişinde yardım eden, kadının komşusudur. Kadın ise, mahvolmuş bir haldedir. Kadın, tartışma esnasında çocuklarından da bahseder.


Çalışmadın, beni hep bunca yıl çalıştırdın.

O yavrucakları çıplak, sefil alıştırdın,

Kızın yetişti, alan yok, nasıl olur ki?

                                          -Soran

Şu sarhoşun kızı İffet değil mi?

                                         -Vazgeç aman! (Meyhane’den)


 Şiirlerinde yerleştirdiği kişiliklerle işlediği her şeyi okuruna anlatabilen Akif, daima haktan yana olmuş, insanlar arasında adaleti, özgürlüğü ve zalime karşı durmayı savunmuştur.           

 

 

 


Siz iyiliği emr eyler, kötülükten nehy eder,

Allah'a inanır olduğunuzdan, insanların hayrı için meydana çıkarılmış hayırlı bir milletsiniz.

Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl milletmişiz

Gelmişiz, dünyaya milliyet nedir öğretmişiz!

(Bir Zamanlar Biz de Millet,Hem Nasıl Milletmişiz’den)


            Sömürgeci devletlerin ülkemize ve İslam dünyasına bakış açılarını ise Berlin Hatıraları adlı şiirinde görebilmekteyiz:



Hesaba katmıyorum şimdilik bizim yakada
Sönen ocakları; lakin zavallı Afrika da
Yüz elli bin kadının tütmüyor bugün bacası.
Ne körpe oğlu denilmiş, ne ihtiyar kocası,
Tutup tutup getirilmiş -Fransız askerine.
Siperlik etmek için saff-ı harbin önlerine
O ümmehâtı, o zevcâtı bir düşünmelisin,
Kimin hesâbına ölmüş, desin de inlemesin

Anarken oğlunu, bîçâre, yâhud erkeğini
"Kimin hesabına ... "Bir söz ki: Parçalar beyini!

Ne milletin şerefiyçin, ne kendi şânın için!
Fedâ-yı can edeceksin adüvv-i canın için!
Geber ki sen: Baba yurdun, harîm-i nâmûsun
Yabancı ökçeler altıda çiğnenip dursun!
Gebermek istemiyorsun değil mi? Bak ne olur,
Rehin bıraktığın efrâd-ı âilen tutulur,
Birer birer ezilir. Hem nasıl vesâitle:
Yanardı havsalan imkân olaydı tahlîle.

Zamân-ı rüşdünü andıkça ağlasın dursun,
İkiz vesâyeti altında İngiliz´le Rus´un.
Sülük benizli vasîler ne emdiler kanını,
Mecâli kalmadı artık çıkardılar canını!

Verir de hepsini kalmazsa hiç mi hiç parası;
Damarlarındaki son damlanın gelir sırası...
Ki saklı durmıyacak, ister istemez akacak
Gidip efendisinin düşmanıyle çarpışarak.
O, can alıp vere dursun, bilir misin bu ne der
"Ölürse hizmet eder, öldürürse hizmet eder!"
Ya çünkü her iki sûret lehinde cânînin.
Şimâle doğru çıkarsan vasiyy-i sânînin
Neron rezîlini mahcûb eden, şenâ´atini
Görür de zaptedemezsin sadâ-yı lâ´netini.
Ne dul bıraktı, ne öksüz o hânüman yıkıcı...
Nasıl da keskin, ahâlîye karşı kör kılıcı!

Yıkıldı arkada milyonla bî-günâhın evi.
Yetîm iniltisidir şimdi inleten cevvi!


Bu şiirde ayrıca Berlin’de gördüğü sokak, kahve, şimendifer, otel, gar vs. ile bizdekileri mukayese etmiş, aradaki uçurumlara değinmiştir. Almanların gelişimlerinin sırları ile ilgili tespitlerine yer vermiştir.

Geçmiş ile bugün arasında da karşılaştırmalarını şiirlerine yansıtmıştır. Şiirlerinde böyle konuları işliyor olması, onun ne kadar duyarlı bir şair olduğunun, vatanına sahip çıktığının ve yardım etmek namına elinden gelen her şeyi yaptığının da bir göstergesidir.

Küfe şiirinde İstanbul’un her türlü hizmetten yoksun bir kenar mahallesinde yaşayan yetim bir çocuğun ailesini geçindirme mecburiyeti ve bu mecburiyetten dolayı okuluna gidemeyişi, çocukluğunu yaşayamayışı anlatılmıştır.

Şair şiirinde İstanbul’da gözlemlediği bir kenar mahalleyi her yönüyle gözler önüne serer. Buna göre, mahalle son derece bakımsızdır. Alt yapı hizmetleri hiç yoktur. Evler adeta insanların üzerine yıkılacak gibi durmakta ve birer harabeyi andırmaktadır.


Bizim mahalle de İstanbul'un kenârı demek:

Sokaklarında gezilmez ki yüzme bilmiyerek! 

Adım başında derin bir buhayre dalgalanır,

Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır. 

Bir elde olmalı kandil, bir elde iskandil,

Selâmetin yolu insan için bu, başka değil! 

Elimde bir koca değnek, onunla yoklayarak,

Önüm adaysa basıp, yok, denizse atlayarak, 

- Ayakta durmaya elbirliğiyle gayret eden,

Lisân-ı hâl ile amma rükûa niyyet eden -

O sâlhûrde, harâb evlerin saçaklarına,

Sığınmış öyle giderken, hemen ayaklarına


Kenar mahallelerde yaşayanların hali içler acısıdır. Özellikle dul ve yetimler hayatını devam ettirmek için adeta çırpınmaktadır. İnsan yaşamak için en ağır işleri yapmak zorundadır. Babaları ölmüş çocuklar erken yaşta sorumluluk üstlenmek zorundadır.

Şair, çalışmanın ayıp olmadığını, asıl ayıp olanın dilenmek, başkalarının sırtından geçinmek olduğunu söylüyor. Yetim çocuklar mecburen hayatla ilgili ideallerinden ve hayallerinden vazgeçmektedirler. Yazara göre bu durum çocukların suçu değildir.

Olayın yaşandığı yer bir kenar mahalledir. Şair buradaki gerçekleri bütün açıklığıyla gözler önüne serer. Bu mahallenin dış dünya ile bağlantısı yok gibidir. Adeta kendi haline terk edilmiştir. Sokakları çamur ve su birikintilerinden geçilmez. Evler harabe halindedir. Sokakta canlılık yoktur. Bir sessizlik hâkimdir. Son derece durgun bir hayat söz konusudur. İnsanlar işsizlik içinde kıvranmaktadır. Şiirdeki çocuğun hamallıktan başka seçim yapma hakkı yoktur. Şiirde özellikle yetim çocuk ön plandadır. İkinci planda şair ve üçüncü olarak çocuğun annesi görülmektedir. Çocuğun çaresizliği ve çırpınışı son derece hazindir.


Yanında koskocaman bir küfeyle bir çocucak,

Yavaş yavaş geliyorlar. Fakat tesâdüfe bak:

Çocuk, benim o sabah gördüğüm zavallı yetîm...

Şu var ki, yavrucağın hâli eskisinden elim:

Cılız bacaklarının dizden altı çırçıplak...

Bir ince mintanın altında titriyor, donacak!

Ayakta kundura yok, başta var mı fes? Ne gezer!

Düğümlü alnının üstünde sâde bir çember.

Nefes değil o soluklar, kesik kesik feryad;

Nazar değil o bakışlar, dümû-i istimdad.

Bu bir ayaklı sefalet ki yalnayak, baş açık;

On üç yaşında buruşmuş cebin-i safi, yazık!


 Şair onu daha sonra diğer okul çocuklarıyla karşılaştırmakta ve ona yaptığı çalışması yönündeki telkinlerden pişman olup onu yokluğa mahkûm eden şartları sorgulamaktadır.

Şiirde başlıca karakter çocuktur. Şair zaman zaman çocuk ve annesiyle olan diyalogları ve olayla ilgili düşüncelerini şiire taşımasıyla ikinci karakteri oluşturur. Üçüncü planda çocuğun annesi gelmektedir. Daha sonra okul çocuklarından bahsedilmektedir. Ayrıca şairin mahalleyi birlikte dolaştığı bir rehber de söz konusudur. Ayrıca çocuğun yükünü taşıdığı bir ihtiyardan da söz ediliyor. Ancak burada Hasan’ın hem ruhen hem bedenen çöküşü şiirdeki betimlemelerden açıkça anlaşılıyor. Burada Hasan çok zayıf bir haldedir. Mevsim kış olmasına rağmen bir ince mintan giymiştir. Ayaklarında kundura yoktur. Dizden aşağısı çıplaktır. Başında fes yoktur. Soğuktan tir tir titremektedir. Alnı düğümlenmiş bir şekilde soluk soluğadır. Solukları adeta kesik kesik bir feryadı andırmaktadır. Bakışları imdat çağrısı gibidir.

Akif, şiirlerinde bazen fıkra anlatımlarına da yer verir. Aşağıda geçen fıkrada Akif işin ehli olmayan insanların iş başına geçmesinden, cahil insanların kılavuz makamında olmasından yakınmaktadır.


Siz de, oğlum, bu mahârette, bu cür´ettesiniz:
Gemi yüzdürmek için kalmadı meydanda deniz!
- Dinle bir fıkra da benden bakalım şimdi.
                                                                 - Olur
- "Dev-i sâbıkta kazâ teknesi, bir köhne vapur,
Akdeniz hattına tahsîs edilir bol keseden.
Eski kaptan "Gidemem, der, getirin varsa giden. "
Yeni kaptan gelerek, doğru çıkar mevki´ine.
Adamın tâli´i oldukça güzelmiş ki yine,
Yel üfürsün, su götürsün diye bekletmez pek
Gece kalkar bu adem postası İzmir diyerek.
Göksu´daymış gibi fış fış yüzedursun miskin...
Denizin neş´esi a´lâ, hava enfes... Lâkin,
Bir taraftan verivermez mi nihâyet patlak
Tekne kör kandil olur, yolcular allak bullak.
Şimdi bîçâre süvârîye ne dur var, ne otur;
Dinlenir farz ederek birçok emirler savurur.
"Getirin haritayı!" der; baksana mâşâ´allâh:
Şile, Bartın, Kızılırmak... Güzelim, Bahr-i Siyâh!
- Akdeniz yok mu
                             - Hayır yok.
                                                Bu nasıl kaptanlık
- Haklısın Bey Baba, göndermediler, çok yazdık.
Eğilir sonra bakar. İbresi yok bir pusula...
Yürümez ezbere, yâhû, gemi, eyvahlar ola!
Bora estikçe eser, dalgalar azdıkça azar...
"Getirin ibreyi!" der, bulmanın imkânı mı var
"İbre yok, Bey Baba, bilmem ne getirsek " derler...
O da: "Öyleyse şehâdet getirin!" der bu sefer.


Mehmet Akif şiirlerinde kendisine yapılan bazı isteklere karşı tepkilerini de dile getirmiştir. Asım’dan aldığımız aşağıdaki kesitte Mehmet Akif’e ecdâdını kötü gösterecek bir şiir yazmasını isteyen bazı kişilere karşı tepkisini dile getirmiştir. (Zulmü alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem...)


Siz de artık uzun etmektesiniz, hem pek uzun;

Üç saat esnemeden dinlediğim nutkunuzun,

" Yaşasın!" ma´cunu peymâne-i ilhâmı bütün,

Hani, sarhoş kuşa döndün, mütemâdî öttün!

- Bırak oğlum, yeter artık şakanın vakti değil.

- Sen de, öyleyse, bizim ma´cuna baş kesmeyi bil!

- Sâde bir "bal" deyivermekle ağız tatlansa,

An uçmuş diye, kaçmış diye hiç çekme tasa.

Ağlasın milletin evlâdı da bangır bangır,

Durma hürriyeti aldık diye, sen türkü çağır!

Zulmü alkışlıyamam, zâlimi aslâ sevemem;

Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem...

Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ, boğarım...

- Boğamazsın ki!

                   - Hiç olmazsa yanımdan koğarım.

Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;

Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.

Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,

Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle

Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum

Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez boyunum.

Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,

Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.

Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.

Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar kaldırırım.

Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu...

İrticâın şu sizin lehçede ma´nâsı bu mu?


 

Şair, yaşadığı dönemlerde halkla iç içe yaşamış bir kişidir. İçinde yaşadığı toplumla en ince ayrıntısıyla bilecek kadar iç içedir. Yazdığı şiirler, bunun ispatıdır. O, sosyal konuları ve sıkıntıları işlemiş; bu tür problemlere pek çok şair veya yazardan daha çok ilgi göstermiş, adeta var olan bütün problemlere ayrı ayrı tercüman olmuştur. Yaşadığı toplumun sorun, alışkanlık, davranış, ahlak gibi tüm özelliklerini çok yakından bildiği anlaşılmaktadır. Bu durumu şiirlerinde gün yüzüne vurmuştur. Bu dönem, toplumda cehalet, sorumsuzluk, aile kurumundaki çözülmeler, manevi çözüntü, hurafecilik, tembelleşme, birinin sırtından geçinme gibi sosyal bunalımların yaşandığı bir dönemdir, işsizlik hat safhadadır. Akif, bütün bunlara duyarsız kalamayan bir şairdir. Bu durumlardan yola çıkılarak, yazarın şiirlerinde anlatılan olayların, yaşadığı dönemdeki hayatın bir parçası olduğu rahatlıkla görülür. Akif, devrinin çok iyi bir gözlemcisidir. Dönemini, kelimelerle usta ressamlara taş çıkaracak şekilde tablolaştırmıştır. Adeta, devrine ışık tutmaktadır.

 

 Artık günümüzde birazcık duyarlı insanlar bile Mehmet Akif'in belirttiği bu sorunların farkındadırlar. O halde zaman, bu sorunları ortadan tamamen kaldırmak için, Akif'in deyişiyle sinelerin toplu vurma zamanıdır. Sorunları tespit etmek kadar, çözmek, çözüm üretmek, çözümün bir parçası olmak gerekir. Herkes, konumunun hakkını vermelidir.

 

M.Enes TOPALOĞLU

ÖYG-2 Öğrencisi

 

 

 
Sonraki >
CSS Valid XHTML Valid
Designed by RocketTheme