|
Şairler, topluma hizmet eden, etkili hitap edebilen, fikirleriyle
toplumları etkileyen, bunun yanı sıra sanata da katkısı olan insanlardır. Edebiyatla
uğraşan bir kimsenin de genellikle şiirle arası vardır. Ve bu kişilerin
tanınmış şairler hakkında bilgileri vardır. Mehmet Akif de bu şairlerden
biridir. Belki de birincisidir. Milli Şairimizin bilinmesinde fikirlerinden ve
şiirde zirve oluşundan ziyade Milli Marşımızın şairi oluşu etkilidir. Ama günümüzde
–çevremi dikkate alarak söyleyebilirim- Akif’in bilinen yönü de artık Milli
Marşımızdan ibarettir desek yeridir diye düşünüyorum. Bu nedenle hem Akif
hakkındaki kendi eksikliğimi bir nebze olsun gidermek hem de yaşıtlarımın
dikkatini yeniden Akif’e çekmek için Trabzon Bilim ve Sanat Merkezi’nde ÖYG
programında böyle bir çalışmanın uygun olacağını düşündüm. Ayrıca bu yılın
Mehmet Akif Ersoy yılı olması da çalışmamız açısından isabetli oldu.
Günümüzde M. Akif’in önündeki en büyük engel dilinin anlaşılmaz olduğu
yönündeki önyargıdır. Bir diğeri de M. Akif’i, şiirini ve düşünce dünyasını
tanımadığı halde tanıyor olma zannıdır. Onunla ilgili bilgilerini yeterli görme
düşüncesidir.
M. Akif’in “İstiklal Marşı” ve “Çanakkale Şehitlerine” adlı şiirlerden
başka okuyup incelediğim şiirleri şunlardır:
1.
Küfe
2.
Meyhane
3.
Hasta
4.
Mahalle Kahvesi
5.
Hasır
6.
Bir zamanlar biz millet hem de nasıl milletmişiz
7.
Berlin hatıraları
8.
Asım
İncelediğim bu şiirlerden yola çıkarak Mehmet Akif Ersoy ve eserleri
hakkında şunları söylenebilirim:
Mehmet Akif Ersoy denince aklımıza hemen “İstiklal Marşı” ve “Çanakkale
Şehitlerine” adlı şiirleri gelir. Gerçekten de toplumumuzda bu iki şiirin adını
bilmeyen yok gibidir. Ve Mehmet Akif’ten söz açılınca engin bilgilerimizi(!)
konuştururuz. Oysa yaptığım şu kısa çalışmanın sonucunda ben de dâhil birçok
kişinin M.Akif’i, fikirlerini, şiirlerini bilmeden sevmekte, bu konuda
çevremize anlamadan görüş bildirmekte olduğumuzu anladım. Ben çalışmam için
belirlediğim bu sekiz şiirini okuduktan sonra daha önceden tanıdığım Akif’ten
çok daha farklı bir şairle karşı karşıya kaldığımı belirtmeliyim. Eğer
Safahat’ı tamamen bitirirsem bunun düşünce dünyama, kelime dağarcığıma,
Türkçe’yi etkili ve düzgün kullanma kabiliyetime çok daha fazla katkı
sağlayacağına inanıyorum.
İnsan bir şairi tanıdığı zaman şairden insana bazı şeyler akmalı; kişi
konuşmasında şairden ve fikirlerinden faydalanmasını bilmeli. Bugün adı bu
kadar çok anılan bir insanın şiirlerinin sadece adlarını bile sayacak olsak,
bir elin parmaklarını geçeceğimizi düşünmüyorum. Bu durumda öyle bir millet
haline gelmişiz ki milli şairimizi tanımaz olmuşuz derim ben. Bu konuda Akif’in
şiirlerinin çok ağır bir dille yazıldığını ve anlaşılması zor olduğunu bahane
edenler var. Bunun geçerli bir mazeret olmadığını gördüm ilk olarak.
Elbette anlamakta zorlanabileceğimiz yerler var, ama her türden eseri
okurken sözlüğün başucu kitabımız olması gerektiğini unutmamalıyız. Akif’in
şiir dili hakkında fikir edinmek için şu örneğe bir göz atmak yeterli.
İşiniz düştü
mü tersaneye yahut denize,
Mutlaka,
âdetimizdir koşarız İngiliz’e.
Bir yıkık
köprü için Belçika’dan kalfa gelir,
Hekimin
hazıkı bilmem nereden celp edilir.
Mesela
bütçe hesabını yoktur çıkaran,
Hadi,
maliyeye gelsin bakalım Mösyö Loran.
Hani
tezgâhlarınız nerde, sanayi nerde?
Ya Brüksel’de, ya Berlin’de, ya Manchester’de…
…
Bu cihetten, hani, hiç yılmasın,
oğlum gözünüz;
Sade Garb’ın yalnız ilmine dönsün
yüzünüz.
O çocuklarla beraber, gece gündüz
didinin;
Giden üç yüz senelik ilmi sık elden
edinin.
Fen diyarından sızan namütenahi
pınarı,
Hem için, hem getirin yurda o nafi’
suları.(Asım’dan)
M.Akif’in okuduğum şiirlerindeki kelimelerin en fazla %10’u sözlüğe
ihtiyaç duyuracak cinsten idi. Bazı şiirlerinde uzunca bir kısım farsça
tamlamalar ve eski kelimelerle dolu olup, diğer kısmı bugün konuştuğumuz Türkçe
olabiliyor(Bkz. Meyhane). Şiirleri konuşma diline yakın, canlı ve sürükleyici
bir üslupla yazılmıştır.
Mehmet Akif’in şiirlerinde ele alınan konular sadece kişiyi
ilgilendirmemektedir. Bunlar kişilerde görülmekle beraber, yaygınlığından ötürü
sosyal problemler haline dönmüş, adeta kangren halini almış yaralardır. Mahalle
Kahvesi adlı şiirin konusu bu türdendir.
Mahalle kahvesi, daha doğrusu kahve hayatı, kahvehane şarkın en büyük
yarasıdır. Şair orada vakit geçirenleri anlayamamaktadır. Kahveler yol kesen
haramiler gibi, insanları işlerinden etmektedir. Buradaki insanlar tavır,
davranış ve görüntüleriyle toplumun yüz karasıdır. Şaire göre bu kahvehanelerin
ahırdan tek farkı, yemlik bulunmuyor olmasıdır. Şair, şiirdeki kişileri ağır
bir şekilde aşağılamakta ve eleştirmektedir.
Ne var şu
kahvede bilmem ki sığmıyorsun eve?
Gelin de bir
bakalım... Buyrun işte bir kahve:
Çamurlu bir
kapı, üstünde bir değirmi delik;
Önünde tahta
mı, toprak mı? Sorma, pis bir eşik.
Şu gördüğüm yer
için her ne söylesem câiz;
Ahırla farkı: O
yemliklidir, bu yemliksiz!.
Bu şiirde dış mekâna ait herhangi bir nesne yoktur. Mekân olarak şarkın
en kanlı problemi olan kahve seçilmiştir. Ama dış mekânın bütün temsilcilerini
kahvede toplamıştır. Şiirde, bahsedilen tipler sayesinde mahalleliyi ve
mahallenin halini tahmin edebilmekteyiz.
Zemîni yüz sene
evvel döşenme malta imiş..
"İmiş
"le söylüyorum. Çünkü anlamak uzun iş,
O bir karış
kirin altında hângi mâden var?
Tavan açık kuka
renginde; sağlı sollu duvar,
Maun
cilâsına batmış tütünle nargileden;
Duman ocak gibi
çıkmakta çünkü her lüleden.
Dikilmiş ortaya
boynundan üstü az koyu al,
Vücûdu kapkara,
leylek bacaklı bir mangal.
…
Kenarda,
peykelerin alt başında bir kirli
Tomar
sürükleniyor, bir yatak ki besbelli:
Çekilmiş üstüne
yağmurluğumsu bir pırtı,
Zavallının,
güveden, liyme liyme hep sırtı.
Kurur bu
örtünün üstünde yağlı bir mendil;
Ki "bir
tependen inersem!" diyen hasır zenbil;
…
Duvarda eski
ocaklar kadar geniş bir oyuk,
İçinde camlı
dolap var ya, raflarında ne yok!
Birinci katta
sülük beslenen büyük kavanoz;
Onun yanında,
kan almak için, beş on boynuz.
İkinci katta
bütün kerpetenler, usturalar...
Demek ki
kahveci hem diş tabîbi, hem perukâr!
…
Çekerken etli
kemiklerle ayrılıp çeneden,
Sonunda bir
ipe, boy boy, onar onar, dizilen,
Şu kazma
dişleri sen mahya belledinse, değil;
Birer mezâra
işâret düşün ki, her kandil!
Şiirdeki şahısların büyük kısmı ismen tanıtılmamıştır. Adeta Akif,
eleştirdiği yaşayış tarzını kuklalara giydirmiştir. Şiirdeki insanlar, ahlaki
değerlerden tamamen yoksun, bir amaç uğruna yaşamayan, maişet derdi olmayan,
görgü kurallarını bilmeyen, nezaketten uzak, üslupsuz, kaba, sorumsuz,
hayatlarını sadece kahvede boş yere zaman öldürerek geçiren kişilerdir. Bu
kişiler aynı zamanda çok bakımsızdır, üstüne başına hiç dikkat etmezler. Davranışları
tiksinti uyandırır. Temizlikten yana nasipleri yoktur.
Şiirlerdeki yerli muhite ait dış mekânlar da iç mekândan farklı değildir.
Şairin tespitlerine göre sokaklarımızın hali de içler acısıdır.
Bizim diyâra biraz kar düşünce zor
kalkar.
Mahalle halkı nihâyet kalırsa pek
muztar,
Lodos duâsına çıkmak gerek...
denir, çıkılır:
Cenâb-ı Hak da lodos gönderir,
fakat bıkılır.
Çamur yığınları peydâ olur ki
mühliktir...
Aman don olsa... deriz... Şüphe
yok, temizliktir,
Donun kırılması varmış, düşünme
artık onu;
Yağar; erir, buz olur... Neyse, yaz
değil mi sonu
Aile sorunları, tembellik, miskinlik, yaşanılan çevre ve mekânlara dair
problemler, temizlik, iman ve inanç eksikliği, fakirlik, fen bilimleri,
geçmişle günümüzün mukayesesi, geri kalış nedenlerimiz ve eğitim okuduğum
şiirlerde ele alınan konulardan bazılarıdır. Bunlardan birisi de halkın sefalet
içindeki yaşantısıdır.
…
Bir attarın azıcık gitmek istedim
yanına,
Ki her zaman beni da´vet ederdi
dükkânına.
Biraz müsâhabeden sonra söktü
müşteriler:
-Ver ordan on paralık zencefil,
çörek otu, biber.
Geçenki beş para borcumla on beş
etmedi mi ?
-Silik bu yirmilik almam...
-Uzatma gör işimi! (Hasır’dan)
…
Halkın içinde bulunduğu hali
manzum hikâye ve canlı tasvirlerle anlatmıştır. “Hasta” şiirindeki betimlemesi
buna bir örnektir. Burada adeta bir ressamın tablosuyla karşı karşıya kalırız.
Anlatımında mübalağa da göze batmaktadır:
“-Çağırın hastayı gelsin.
-Kapının
perdesini
Açarak girdi o esnâda düzeltip
fesini,
Bir uzun boylu çocuk... Lâkin o bir
levha idi!
Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam
ebedî:
Rengi uçmuş yüzünün, gözleri çökmüş
içeri;
Elmacıklar iki baştan çıkıvermiş
ileri.
O şakaklar göçerek cepheyi yandan
sıkmış;
Fırlamış alnı, damarlar da beraber
çıkmış!
Bet beniz kül gibi olmuş uçarak
nûr-i şebâb;
O yanaklar iki solgun güle dönmüş,
bîtâb!
O dudaklar morarıp kavlamış artık
derisi;
Uzamış saç gibi kirpiklerinin her
birisi!
Kafa bir yük kesilip boynuna,
çökmüş bağrı;
İki değnek gibi yükselmiş omuzlar
yukarı.”
M. Akif hem bu şiirinde hem de Hasır şiirinde ayrıca bu insanların
çaresizliğini, yalnızlığını da gözler önüne sermektedir. Burada insanların
içinde bulundukları durumu kabullenmiş olduklarını da görürüz. Sorunlar kangren
halini almıştır. Tepki yoktur.
Epeyce
fâsıladan sonra geldi başka biri:
-Genişçe bir hasırın var mı Neyse hem değeri,
Cenâze sarmak içindir, eziyyet etme sakın!
Mahallemizde beş aydır yatan o hasta kadın
Bugün,
sabahleyin artık cihandan el çekmiş...
-Ne çâre! Kısmeti bir böyle günde ölmekmiş.
-Yanında
kimse de yokmıış... Aman bırak neyse...
Ecel gelince ha olmuş, ha olmamış kimse!
…
Hücûm-i
mihnet-i peyderpeyiyle dünyanın,
Hayâtı bir yığın âlâm olan zavallı kadın,
Hasırdan örtüsü dûşunda hufreden
indi...
Enîn-i rûhu da artık müebbeden dindi. (Hasır’dan)
…
Hasta şiirinde Ziraat mektebinde
okuyan bir kimsesiz öğrencinin amansız bir hastalıkla mücadeleyi kaybetmesi
anlatılmaktadır. Çocuğun hastalığının(verem) son aşamada olduğunu gören doktor,
çocuğu ölüme terk etme kararını almak zorunda kalır. Zamanında fark edilmeyen
hastalık çocuğun ölümüne sebep olmuştur.
“Götür İstanbul’a bir yerde bırak
ki; Gurabâ,
Kimsenin onlara aldırmadığı bir sırada
Uzanıp ölmeye bir şilte bulurlar
orada!”
mısraları çaresizliğin ifadesidir.
Akif’in incelediğim şiirlerinden “Bir zamanlar biz de millet, hem nasıl
milletmişiz” adlı şiiri hariç diğerleri manzum hikâye şeklinde yazılmıştır. Şiirler
yoğun betimlemeler barındırır ve beyitler şeklinde düzenlenmiştir. Akif,
şiirlerinde anlattığı olaylardan yola çıkarak toplumda cehalet, sorumsuzluk,
bencillik, menfaat, aile kurumundaki çözülmeler, manevi çöküntü, hurafecilik,
tembelleşme, birinin sırtından geçinme gibi durumları eleştirmiş, çözüm
yollarını da belirtmiştir. Hasır, Meyhane ve Bir Zamanlar Biz de Millet Hem
Nasıl Milletmişiz şiirleri de bu eleştirilere güzel örnek teşkil ederler:
…
“Oğul,
çabuk... Bana tîryak... Okunmuş olmalı ha!
Bizim çocuk, adı batsın, yılancık olmuş...
-Ya
-Sübek kadar yüzü hütdağı kesildi!
-Vah vah vah!
-Hanım, geçer, nefes ettir...
-Geçer mi İnşallah.”
…
-Efendi amca, sakız ver... Biraz da balmumu kes.
-Kızım, parayla olur ha! Peşinci bak herkes.
…
(
Hasır’dan )
…
“Canım sıkıldı dün akşam, sokak sokak
gezdim;
Sonunda bir yere saptım ki, önce bilmezdim.
Bitince bir sıra ev, sonra bir de vîrâne,
Dikildi karşıma bir han kılıklı meyhâne:
Basık tavanlı, karanlık sefil bir dükkân;
İçinde bir masa, yâhud civar tabutluktan
…
Sönük sönük yanıyor rafta isli bir lâmba,
Önünde bir küme: Fes, takke, hırka, salta, aba”
“Kımıldanıp
duruyorken, sefil bir sohbet,
Bu isli zulmete vermekte büsbütün vahşet:”
… (
Meyhane’den )
“Kırkın aylıktan biraz, yâhud geciksin
vermeyin;
Fodla çiy kalsın, ´pilâv bitmiş" deyin,
göstermeyin,
Fes, külâh, kalpak, sarık vermiş bakarsın el
ele;
Mi´delerden fışkırır tâ Arş´a aç bir
velvele!
Göster, Allah’ım, bu millet kurtulur, tek
mu’cize:
Bir "utanmak hissi" ver gâib
hazînenden bize!”
…
(Bir Zamanlar Biz de Millet Hem Nasıl Milletmişiz’den)
Yukarıda görüldüğü gibi Akif’in şiirlerinde toplumun giyim kuşamına dair
kıyafetlerle ilgili bazı terimlere de rastlarız. Bunlar toplumun bütün
kesimlerini yansıtır.
…
Mehmet Akif şiirleri yer yer karşılıklı konuşmalardan meydana gelir,
okuduğum şiirlerinin hemen hepsinde bu durum görülmektedir. Kuru bir anlatım
yoktur, okuyucunun şiirin içinde yaşamasına izin verilir. Çok canlı ve çekici
bir üslubu vardır. Konuşma üslubu kendini oldukça güçlü bir şekilde
hissettirir.
“-Kuzum Dimitri, bu akşam biraz ziyâdece
ver...
-Ziyade, anladık amma ya içtiğin şişeler?
-Çizersin...
-Öyle mi Lâkin
silinmiyor çetele!
Bakın tavan tebeşirden görünmez oldu...
-Hele!
-Bizim peşin paramız... Almadın mı dün kuruşu
Ayol, tükendi mezen... Bari koy biraz turşu.
Arattı kendini ustan... Dinince dinlensin!
-Hasan be, sen de nasıl nazlı nazlı söylersin!
Nedir o türkü... Aman başka yok mu Hah, şöyle!
-Ömer, ne nazlanıyorsun Biraz da sen söyle.
-Nevâzil olmuşum Ahmed, bırak sesim yok hiç...
-Sesin mi yok? Açılır Şimdi: Bir imam suyu iç!”
“- Yarın ne iştesin Osman?
- Ne
işteyim... Burada!”
Akif’in meyhane adlı şiirinde anlattığı insanların işi gücü yoktur,
yalnızca eğlenceyle, zaman israfıyla uğraşırlar. Bu kişiler son derece cahil ve
kaba insanlardır. Temel ahlak ve davranış kurallarından bile haberleri yoktur.
Tavır ve davranışlarının inançları ile tezat teşkil ettiği tüm açıklığı ile
ortadadır:
…
- Dimitri çorbacı, doldur! Ne durmuşun
orada?
- O kim gelen?
- Baba Arif.
- Sakallı,
gel bakalım...
Yanaş.
- Selamünaleyküm.
- Otur
biraz çakalım...
- Dimitri, hey parasız geldi sanma, işte
para!
- Ey anladık a kuzum...
- Sar be
yoldaşım cıgara...
-
Aman bizim Baba Ârif susuz musuz içiyor!
- Onun bi dalgası olmak gerek: tünel
geçiyor.”
…
“ - Moruk, kaçıncı kadeh? Şimdicik sızarsın
ha!
- Sızarsa mis gibi yer, yetmemiş adam değil
a.
Yavaş yavaş kafalar, kelleler kızışmıştı,
Ağız, burun hele sesler bütün karışmıştı;
(Meyhane’den)
…
Bu şiirde de Akif, meyhanedeki
insanların dolaylı olarak manevi değerlerinden bi-haber olmalarından yakınmaktadır.
Meyhanedeki insanların acınası hallerini konuşmalarından ve içinde bulundukları
yapıdan faydalanarak anlatmış, parlak betimlemelerle meyhanelerin ve içindeki
insanların gerçek yüzünü okura yansıtmıştır.
Şairin rastladığı bir meyhanedeki insanların zaman öldürmesi, içmesi ve
bunu bir maharet olarak yahut içkiyi yararlı bir şeymiş gibi ( Sesin mi yok? Açılır şimdi: bir imam suyu
iç! ) görüyor olması; ardından meyhanedekilerden birinin hanımının gelip
kocasından dert yanması, meyhanedekilerden yardım istemesine rağmen onların
adama destek çıkmakla beraber, kadını aşağılaması, nihayet adamın kendini
kaybedip karısını söve söve boşaması şiirde anlatılan olayların kısa özetidir.
Şair meyhaneyi parça parça tasvir eder, masaları, kadehleri, v.s. sırayla
resimdeki yerlerine oturtur, ardından şahısları mekâna yerleştirir,
konuşmalardan faydalanarak okura meyhanedekilerin rezil halini anlatır.
Bunların arkasından bir de meyhanedekilerden birinin hanımını çağırarak bu
kişilerin aile durumuna da değinir. Kadının ailesi kocası yüzünden
mahvolmuştur, fakir kalmışlar ve kadının çalışmaları sonunda elde edilen para
da kocası tarafından içki, kumar parası olarak harcanmıştır.
Olayın yaşandığı yer gayrimüslim birinin işlettiği eski püskü bir
meyhanedir. Mekândaki konuşmalar, meyhanedeki insanların iğrenç hallerini anlatmak
için kâfidir. Meyhanenin müdavimlerinin isimleri Ahmed, Mehmed gibi Türk
isimleri iken mekânın sahibi ise Dimitri’dir.
Şiirde ana karakterler, uzun tartışmaları sebebiyle, kadın ve kocasıdır. Yan
karakterler meyhanede bulunan insanlardır. Meyhanedekilerin bir kısmı, veresiye
geçinmektedir.( Kuzum Dimitri, bu aksam
biraz ziyâdece ver... ) Meyhanedekiler, şarkı söyleyerek, lakırdı yaparak
zamanlarını öldürmektedir. Baba Arif bu meyhanenin müdavimlerindendir. Hüseyin
ağa, vakit geç olduğu için kadına meyhaneye gelişinde yardım eden, kadının
komşusudur. Kadın ise, mahvolmuş bir haldedir. Kadın, tartışma esnasında
çocuklarından da bahseder.
…
Çalışmadın, beni hep bunca yıl
çalıştırdın.
O yavrucakları çıplak, sefil
alıştırdın,
Kızın yetişti, alan yok, nasıl olur
ki?
-Soran
Şu sarhoşun kızı İffet değil mi?
-Vazgeç
aman! (Meyhane’den)
…
Şiirlerinde yerleştirdiği kişiliklerle
işlediği her şeyi okuruna anlatabilen Akif, daima haktan yana olmuş, insanlar
arasında adaleti, özgürlüğü ve zalime karşı durmayı savunmuştur.
…
Siz iyiliği emr eyler, kötülükten
nehy eder,
Allah'a inanır olduğunuzdan,
insanların hayrı için meydana çıkarılmış hayırlı bir milletsiniz.
Bir zamanlar biz de millet, hem
nasıl milletmişiz
Gelmişiz, dünyaya milliyet nedir
öğretmişiz!
(Bir Zamanlar Biz de Millet,Hem
Nasıl Milletmişiz’den)
…
Sömürgeci devletlerin ülkemize ve
İslam dünyasına bakış açılarını ise Berlin Hatıraları adlı şiirinde
görebilmekteyiz:
…
Hesaba katmıyorum şimdilik bizim yakada
Sönen ocakları; lakin zavallı Afrika da
Yüz elli bin kadının tütmüyor bugün bacası.
Ne körpe oğlu denilmiş, ne ihtiyar kocası,
Tutup tutup getirilmiş -Fransız askerine.
Siperlik etmek için saff-ı harbin önlerine
O ümmehâtı, o zevcâtı bir düşünmelisin,
Kimin hesâbına ölmüş, desin de inlemesin
Anarken oğlunu, bîçâre, yâhud erkeğini
"Kimin hesabına ... "Bir söz ki: Parçalar beyini!
…
Ne milletin şerefiyçin, ne kendi şânın için!
Fedâ-yı can edeceksin adüvv-i canın için!
Geber ki sen: Baba yurdun, harîm-i nâmûsun
Yabancı ökçeler altıda çiğnenip dursun!
Gebermek istemiyorsun değil mi? Bak ne olur,
Rehin bıraktığın efrâd-ı âilen tutulur,
Birer birer ezilir. Hem nasıl vesâitle:
Yanardı havsalan imkân olaydı tahlîle.
Zamân-ı rüşdünü andıkça ağlasın dursun,
İkiz vesâyeti altında İngiliz´le Rus´un.
Sülük benizli vasîler ne emdiler kanını,
Mecâli kalmadı artık çıkardılar canını!
…
Verir de hepsini kalmazsa hiç mi hiç parası;
Damarlarındaki son damlanın gelir sırası...
Ki saklı durmıyacak, ister istemez akacak
Gidip efendisinin düşmanıyle çarpışarak.
O, can alıp vere dursun, bilir misin bu ne der
"Ölürse hizmet eder, öldürürse hizmet eder!"
Ya çünkü her iki sûret lehinde cânînin.
Şimâle doğru çıkarsan vasiyy-i sânînin
Neron rezîlini mahcûb eden, şenâ´atini
Görür de zaptedemezsin sadâ-yı lâ´netini.
Ne dul bıraktı, ne öksüz o hânüman yıkıcı...
Nasıl da keskin, ahâlîye karşı kör kılıcı!
…
Yıkıldı arkada milyonla bî-günâhın evi.
Yetîm iniltisidir şimdi inleten cevvi!
…
Bu şiirde ayrıca Berlin’de gördüğü sokak, kahve, şimendifer, otel, gar
vs. ile bizdekileri mukayese etmiş, aradaki uçurumlara değinmiştir. Almanların
gelişimlerinin sırları ile ilgili tespitlerine yer vermiştir.
Geçmiş ile bugün arasında da karşılaştırmalarını şiirlerine yansıtmıştır.
Şiirlerinde böyle konuları işliyor olması, onun ne kadar duyarlı bir şair
olduğunun, vatanına sahip çıktığının ve yardım etmek namına elinden gelen her
şeyi yaptığının da bir göstergesidir.
Küfe şiirinde İstanbul’un her türlü hizmetten yoksun bir kenar
mahallesinde yaşayan yetim bir çocuğun ailesini geçindirme mecburiyeti ve bu
mecburiyetten dolayı okuluna gidemeyişi, çocukluğunu yaşayamayışı anlatılmıştır.
Şair şiirinde İstanbul’da gözlemlediği bir kenar mahalleyi her yönüyle
gözler önüne serer. Buna göre, mahalle son derece bakımsızdır. Alt yapı
hizmetleri hiç yoktur. Evler adeta insanların üzerine yıkılacak gibi durmakta
ve birer harabeyi andırmaktadır.
Bizim mahalle
de İstanbul'un kenârı demek:
Sokaklarında
gezilmez ki yüzme bilmiyerek!
Adım başında
derin bir buhayre dalgalanır,
Sular karardı mı, artık gelen gelir dayanır.
Bir elde olmalı
kandil, bir elde iskandil,
Selâmetin yolu
insan için bu, başka değil!
Elimde bir koca
değnek, onunla yoklayarak,
Önüm adaysa
basıp, yok, denizse atlayarak,
- Ayakta
durmaya elbirliğiyle gayret eden,
Lisân-ı hâl ile
amma rükûa niyyet eden -
O sâlhûrde,
harâb evlerin saçaklarına,
Sığınmış öyle
giderken, hemen ayaklarına
Kenar mahallelerde yaşayanların hali içler acısıdır. Özellikle dul ve
yetimler hayatını devam ettirmek için adeta çırpınmaktadır. İnsan yaşamak için
en ağır işleri yapmak zorundadır. Babaları ölmüş çocuklar erken yaşta
sorumluluk üstlenmek zorundadır.
Şair, çalışmanın ayıp olmadığını, asıl ayıp olanın dilenmek, başkalarının
sırtından geçinmek olduğunu söylüyor. Yetim çocuklar mecburen hayatla ilgili
ideallerinden ve hayallerinden vazgeçmektedirler. Yazara göre bu durum
çocukların suçu değildir.
Olayın yaşandığı
yer bir kenar mahalledir. Şair buradaki gerçekleri bütün açıklığıyla gözler
önüne serer. Bu mahallenin dış dünya ile bağlantısı yok gibidir. Adeta kendi
haline terk edilmiştir. Sokakları çamur ve su birikintilerinden geçilmez. Evler
harabe halindedir. Sokakta canlılık yoktur. Bir sessizlik hâkimdir. Son derece
durgun bir hayat söz konusudur. İnsanlar işsizlik içinde kıvranmaktadır.
Şiirdeki çocuğun hamallıktan başka seçim yapma hakkı yoktur. Şiirde özellikle
yetim çocuk ön plandadır. İkinci planda şair ve üçüncü olarak çocuğun annesi
görülmektedir. Çocuğun çaresizliği ve çırpınışı son derece hazindir.
Yanında
koskocaman bir küfeyle bir çocucak,
Yavaş yavaş
geliyorlar. Fakat tesâdüfe bak:
Çocuk, benim o
sabah gördüğüm zavallı yetîm...
Şu var ki,
yavrucağın hâli eskisinden elim:
Cılız
bacaklarının dizden altı çırçıplak...
Bir ince
mintanın altında titriyor, donacak!
Ayakta kundura
yok, başta var mı fes? Ne gezer!
Düğümlü alnının
üstünde sâde bir çember.
Nefes değil o
soluklar, kesik kesik feryad;
Nazar değil o
bakışlar, dümû-i istimdad.
Bu bir ayaklı
sefalet ki yalnayak, baş açık;
On üç yaşında
buruşmuş cebin-i safi, yazık!
Şair onu daha sonra diğer okul
çocuklarıyla karşılaştırmakta ve ona yaptığı çalışması yönündeki telkinlerden
pişman olup onu yokluğa mahkûm eden şartları sorgulamaktadır.
Şiirde başlıca karakter çocuktur. Şair zaman zaman çocuk ve annesiyle
olan diyalogları ve olayla ilgili düşüncelerini şiire taşımasıyla ikinci
karakteri oluşturur. Üçüncü planda çocuğun annesi gelmektedir. Daha sonra okul
çocuklarından bahsedilmektedir. Ayrıca şairin mahalleyi birlikte dolaştığı bir
rehber de söz konusudur. Ayrıca çocuğun yükünü taşıdığı bir ihtiyardan da söz ediliyor.
Ancak burada Hasan’ın hem ruhen hem bedenen çöküşü şiirdeki betimlemelerden
açıkça anlaşılıyor. Burada Hasan çok zayıf bir haldedir. Mevsim kış olmasına
rağmen bir ince mintan giymiştir. Ayaklarında kundura yoktur. Dizden aşağısı
çıplaktır. Başında fes yoktur. Soğuktan tir tir titremektedir. Alnı düğümlenmiş
bir şekilde soluk soluğadır. Solukları adeta kesik kesik bir feryadı
andırmaktadır. Bakışları imdat çağrısı gibidir.
Akif, şiirlerinde bazen fıkra anlatımlarına da yer verir. Aşağıda geçen
fıkrada Akif işin ehli olmayan insanların iş başına geçmesinden, cahil
insanların kılavuz makamında olmasından yakınmaktadır.
Siz de, oğlum, bu mahârette, bu
cür´ettesiniz:
Gemi yüzdürmek için kalmadı meydanda deniz!
- Dinle bir fıkra da benden bakalım şimdi.
- Olur
- "Dev-i sâbıkta kazâ teknesi, bir köhne vapur,
Akdeniz hattına tahsîs edilir bol keseden.
Eski kaptan "Gidemem, der, getirin varsa giden. "
Yeni kaptan gelerek, doğru çıkar mevki´ine.
Adamın tâli´i oldukça güzelmiş ki yine,
Yel üfürsün, su götürsün diye bekletmez pek
Gece kalkar bu adem postası İzmir diyerek.
Göksu´daymış gibi fış fış yüzedursun miskin...
Denizin neş´esi a´lâ, hava enfes... Lâkin,
Bir taraftan verivermez mi nihâyet patlak
Tekne kör kandil olur, yolcular allak bullak.
Şimdi bîçâre süvârîye ne dur var, ne otur;
Dinlenir farz ederek birçok emirler savurur.
"Getirin haritayı!" der; baksana mâşâ´allâh:
Şile, Bartın, Kızılırmak... Güzelim, Bahr-i Siyâh!
- Akdeniz yok mu
- Hayır yok.
Bu nasıl kaptanlık
- Haklısın Bey Baba, göndermediler, çok yazdık.
Eğilir sonra bakar. İbresi yok bir pusula...
Yürümez ezbere, yâhû, gemi, eyvahlar ola!
Bora estikçe eser, dalgalar azdıkça azar...
"Getirin ibreyi!" der, bulmanın imkânı mı var
"İbre yok, Bey Baba, bilmem ne getirsek " derler...
O da: "Öyleyse şehâdet getirin!" der bu sefer.
Mehmet Akif şiirlerinde kendisine yapılan bazı isteklere karşı
tepkilerini de dile getirmiştir. Asım’dan aldığımız aşağıdaki kesitte Mehmet
Akif’e ecdâdını kötü gösterecek bir şiir yazmasını isteyen bazı kişilere karşı
tepkisini dile getirmiştir. (Zulmü
alkışlayamam, zâlimi aslâ sevemem; Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp
sövemem...)
Siz de artık uzun etmektesiniz, hem pek
uzun;
Üç saat esnemeden dinlediğim nutkunuzun,
" Yaşasın!" ma´cunu peymâne-i
ilhâmı bütün,
Hani, sarhoş kuşa döndün, mütemâdî öttün!
- Bırak oğlum, yeter artık şakanın vakti
değil.
- Sen de, öyleyse, bizim ma´cuna baş kesmeyi
bil!
- Sâde bir "bal" deyivermekle ağız
tatlansa,
An uçmuş diye, kaçmış diye hiç çekme tasa.
Ağlasın milletin evlâdı da bangır bangır,
Durma hürriyeti aldık diye, sen türkü çağır!
Zulmü alkışlıyamam, zâlimi aslâ sevemem;
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem...
Biri ecdâdıma saldırdı mı, hattâ, boğarım...
- Boğamazsın ki!
- Hiç olmazsa yanımdan
koğarım.
Üç buçuk soysuzun ardında zağarlık yapamam;
Hele hak nâmına haksızlığa ölsem tapamam.
Doğduğumdan beridir âşıkım istiklâle,
Bana hiç tasmalık etmiş değil altın lâle
Yumuşak başlı isem, kim dedi uysal koyunum
Kesilir, belki, fakat çekmeye gelmez
boyunum.
Kanayan bir yara gördüm mü yanar tâ ciğerim,
Onu dindirmek için kamçı yerim, çifte yerim.
Adam aldırma da geç git, diyemem, aldırırım.
Çiğnerim, çiğnenirim, hakkı tutar
kaldırırım.
Zâlimin hasmıyım amma severim mazlûmu...
İrticâın şu sizin lehçede ma´nâsı bu mu?
Şair, yaşadığı dönemlerde halkla iç içe yaşamış bir kişidir. İçinde
yaşadığı toplumla en ince ayrıntısıyla bilecek kadar iç içedir. Yazdığı
şiirler, bunun ispatıdır. O, sosyal konuları ve sıkıntıları işlemiş; bu tür problemlere
pek çok şair veya yazardan daha çok ilgi göstermiş, adeta var olan bütün
problemlere ayrı ayrı tercüman olmuştur. Yaşadığı toplumun sorun, alışkanlık,
davranış, ahlak gibi tüm özelliklerini çok yakından bildiği anlaşılmaktadır. Bu
durumu şiirlerinde gün yüzüne vurmuştur. Bu dönem, toplumda cehalet,
sorumsuzluk, aile kurumundaki çözülmeler, manevi çözüntü, hurafecilik,
tembelleşme, birinin sırtından geçinme gibi sosyal bunalımların yaşandığı bir
dönemdir, işsizlik hat safhadadır. Akif, bütün bunlara duyarsız kalamayan bir
şairdir. Bu durumlardan yola çıkılarak, yazarın şiirlerinde anlatılan
olayların, yaşadığı dönemdeki hayatın bir parçası olduğu rahatlıkla görülür.
Akif, devrinin çok iyi bir gözlemcisidir. Dönemini, kelimelerle usta ressamlara
taş çıkaracak şekilde tablolaştırmıştır. Adeta, devrine ışık tutmaktadır.
Artık günümüzde birazcık duyarlı
insanlar bile Mehmet Akif'in belirttiği bu sorunların farkındadırlar. O halde
zaman, bu sorunları ortadan tamamen kaldırmak için, Akif'in deyişiyle sinelerin
toplu vurma zamanıdır. Sorunları tespit etmek kadar, çözmek, çözüm üretmek,
çözümün bir parçası olmak gerekir. Herkes, konumunun hakkını vermelidir.
M.Enes TOPALOĞLU
ÖYG-2 Öğrencisi
|